Şimdi hıçkırık denen şey hava yolu ile ilgili değil de insanın boğazına takılan bi canlı olsaydı nasıl olurdu? İzleyin bakalım :)))
http://ontario.ringling.edu/animations/Hiccup101.mov
9 Eylül 2007 Pazar
23 Ağustos 2007 Perşembe
:-)-:
27 Mayıs 2007 Pazar
VAZGEÇME !!!

Buna ben de birşeyler ekleyeyim:
Asla vazgeçme!!!
Uzattığın elin karşılıksız kalsa bile,
Uzatılan eli tutacak gücün olmasa bile,
Kendinde güç yokken yanındakilere destek olmak zorunda kalsan bile
Konuştuğunda göz yaşların istemsiz aksa bile,
Mutluymuş gibi rol yapsan bile,
Yarının kara bulutlar getirdiğini hissetsen bile,
Bir adım yol alıp on adım geri sürüklensen bile,
Elin kolun bağlı kalsa bile,
İstesen de kaderi oyuna getiremesen bile
Vazgeçme!!
26 Mayıs 2007 Cumartesi
Nuhun Gemisi
Green Peace Ağrı Dağı eteğinde Nuhun gemisini tekrar inşaa ediyormuş. Global ısınma ve bilimum tehlikeyle uğraşan dünyada felaket günü geldiğinde umut olur mu bilinmez ama en azından dikkat çekici bir aktivite. Örgütün internet sitesinden kendiniz ya da değer verdiğiniz kişiler için resimlerinizi göndererek bu gemide yer ayırtabiliyorsunuz :))) Yani şimdi düşündüm taşındım, kendimi geçtim, kimleri kurtarsam diye kafa yordum, ama çok zormuş. Geminin boyutu kurtarmak istediklerim göz önüne alınınca çok küçük. Bir de yedi cihandan insan da aynı benim gibi yaparsa iş daha da çetrefilli bir hal alıyor. Bir seçime gitmek gerekiyor haliyle. Gemiye binmeye hak kazanmak için bir takım sınavlar yapılması gerekiyor bu durumda. Örneğin, ilk önce bu insanlara yaşamları boyunca yaptıkları iyilikler üzerinden bir ortalama not verilse ilk şart olarak (1oo üzerinden 70 şart olsun misal). Sonra, iki aşamalı bir sınav yapılsa, ilk aşamada gelecek nesilleri üretmeye muktedir bireyler olup olmadıklarını ölçmek için psikolojik, medikal, sosyolojik, kültürel ve hoşgörüsel sorular sorulsa (tabi yine baraj 70). Son olarak sınavı geçen adaylara mülakat yapılsa, bakalım testte kopyamı çekmiş yoksa gerçekten ırk, din, dil ayrımı gözetmeyen, sağduyulu, barışçıl biri mi belirlense. Bundan da geçen adaylara bileti verilse güzel olmaz mıydı? Olurdu herhalde. Offf ben seçim yapamadımmm, allahın yüksek seçim kuruluna havale ettim böyle bilinsin. :))) http://www.greenpeace.org/turkey/energy-revolution/
24 Mayıs 2007 Perşembe
Buzkıran Gemileri
Prof. Dr. İsmail Üstel'in güzel bir yazısı:
"Onlarla resimli ansiklopedi sayfalarında tanışmış; belgesel filmlerde izledikçe, hayranlık duymaya başlamıştım buzkıran gemilerine?
Yapıldıkları malzemeler ve üretim teknolojileri konusunda bilgi sahibi değilim. Bununla beraber, ne işe yaradıklarını biliyorum: Buz tabakalarını kırarak yol açıyor; böylece, buzlar arasında sıkışıp kalmş olan gemileri tekrar özgürlüklerine kavuşturuyorlar. İtiraf edeyim ki, şu buzkıran gemilerini kıskanıyorum. Hemcinslerini dış çevre koşullarına tutsaklıktan kurtaran bu öncüler, kavramsal anlamda da yüceliyor giderek gözümde.
Geriye dönüp yaşantımın kilometre taşlarında gezindiğimde, geçit vermeyen psiko-sosyal buz kütlelerinden oluşan labirentlerde bana rehberlik etmiş olan dostlarmı anımsıyorum. Donmuş ve dondurucu insan ilişkileri zemininde bana yol açmış olanlar geçiyor gözümün önünden birer birer. Kültürel buzlanmadan dolayı manevra yeteneğimi yitirdiğim anlarda, yaşam buzulları karşısında kendimi çaresiz duyumsadığım dönemlerde imdadıma koşanları hatırlıyorum. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, o bilge insanlar benim için birer buzkıran gemisiydiler aslında?
Ben buzlar arasında çırpınıp dururken, yolumu aydınlatmışlardı hiçbir karşılık beklemeksizin. Buzdan duvarlar yükselirken etrafımda, özverili desteklerini esirgememişlerdi o duvarlar arasında güvenli bir yol açabilmek için. Yaşam coşkumun donup kaldığı yaşam kesitlerimde içtenlikle koşmuşlardı yardımıma.
Eminim ki, sizin de elinizden tutan buzkıran gemileriniz olmuştur yaşamın dondurucu soğuklarında donakaldığınızda. Dahası, kendi başınızın çaresine bakabilecek duruma geldiğinizde, kenara çekilmeyi de bilmişlerdir alçakgönüllülükle?
Bu konuda bir iç hesaplaşma yapmaya (dilerseniz, "öz duruşma" diyelim) ne dersiniz?
Acaba bizler başkaları için buzkıran gemisi oluyor muyuz? İnsanların yoluna çıkan buzdağlarına çarpmamaları konusunda onlara destek oluyor muyuz? Buz kütleleri tarafından köşeye sıkıştırılmış insanların bu açmazdan kurtulabilmeleri için beynimizi ve yüreğimizi seferber ediyor muyuz? Buz tutmuş insan ilişkileri kıskacında bunalanlara yönelik somut adımlar atıyor muyuz? Buz kesmiş yürekleri ısıtmak üzere harekete geçiyor muyuz? Bu konudaki niyet ve beceri sermayemiz yeterli mi?..
Gerek özel yaşantımızı, gerekse iş yaşamımızı ilmek ilmek dokuyan insanlara ve insan ilişkilerine can gözünüzle bakınız bir kez. Buzullar cenderesinde sıkışp kalmış birileri olmasın aralarında sakın!..
Üzerinde "bıkkınlık, ylgınlık, usanmışlık, umutsuzluk, psikolojik erozyon, çaresizlik, kaygı, misyonsuzluk, yarınsızlık, dirençsizlik, tükenmişlik, çöküntü" yazan buz kütleleri, dört bir taraftan sıkıştırıyor olmasın onları!..
Esas olan, insanlar daha uçsuz bucaksız buz çöllerinde kaybolmadan onlara destek olabilmek. Yaşam becerilerini önceden güçlendirmek. İç dünyalarını elden geldiğince zenginleştirmek. Ayrıca, başkaları için gerektiğinde buzkıran gemisi olalım olmasına da, onların yollarından ne zaman çekilmemiz gerektiğini de unutmayalım. Bir insanın yol almasını kolaylaştırmak, onun rotasını belirlemeye kalkışma hakkını vermez bize doğal olarak...
Buzkıran gemisinin kimin icadı olduğunu bilmiyorum. Ancak, şunu çok iyi biliyorum ki, "psiko-sosyal buzkıran gemisi" olabilmek için mucit olmak gerekmiyor. Bu geminin temel malzemesi, duyarlılık - farkındalık. Üretim teknolojisinin esası, empati - özveri - hoşgörü.
Bu kavramlar, üzerinde çalışılması gereken cevherler olarak var elbette beynimizde ve yüreğimizde. Bir kuyumcu özeniyle kendimizi işleyelim yeter ki?"
Prof. Dr. İsmail Üstel
Düşündürücü. Kimler için buzkıran gemisiyiz ya da bizim buzkıran gemilerimiz kimler? Buzları mı kırıyorlar yoksa buzlar mı yaratıyorlar? (Bu yazıyı gönderen arkadaşım Yener' e teşekkürler. özduruşma yapmamı sağladığı için)
"Onlarla resimli ansiklopedi sayfalarında tanışmış; belgesel filmlerde izledikçe, hayranlık duymaya başlamıştım buzkıran gemilerine?
Yapıldıkları malzemeler ve üretim teknolojileri konusunda bilgi sahibi değilim. Bununla beraber, ne işe yaradıklarını biliyorum: Buz tabakalarını kırarak yol açıyor; böylece, buzlar arasında sıkışıp kalmş olan gemileri tekrar özgürlüklerine kavuşturuyorlar. İtiraf edeyim ki, şu buzkıran gemilerini kıskanıyorum. Hemcinslerini dış çevre koşullarına tutsaklıktan kurtaran bu öncüler, kavramsal anlamda da yüceliyor giderek gözümde.
Geriye dönüp yaşantımın kilometre taşlarında gezindiğimde, geçit vermeyen psiko-sosyal buz kütlelerinden oluşan labirentlerde bana rehberlik etmiş olan dostlarmı anımsıyorum. Donmuş ve dondurucu insan ilişkileri zemininde bana yol açmış olanlar geçiyor gözümün önünden birer birer. Kültürel buzlanmadan dolayı manevra yeteneğimi yitirdiğim anlarda, yaşam buzulları karşısında kendimi çaresiz duyumsadığım dönemlerde imdadıma koşanları hatırlıyorum. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, o bilge insanlar benim için birer buzkıran gemisiydiler aslında?
Ben buzlar arasında çırpınıp dururken, yolumu aydınlatmışlardı hiçbir karşılık beklemeksizin. Buzdan duvarlar yükselirken etrafımda, özverili desteklerini esirgememişlerdi o duvarlar arasında güvenli bir yol açabilmek için. Yaşam coşkumun donup kaldığı yaşam kesitlerimde içtenlikle koşmuşlardı yardımıma.
Eminim ki, sizin de elinizden tutan buzkıran gemileriniz olmuştur yaşamın dondurucu soğuklarında donakaldığınızda. Dahası, kendi başınızın çaresine bakabilecek duruma geldiğinizde, kenara çekilmeyi de bilmişlerdir alçakgönüllülükle?
Bu konuda bir iç hesaplaşma yapmaya (dilerseniz, "öz duruşma" diyelim) ne dersiniz?
Acaba bizler başkaları için buzkıran gemisi oluyor muyuz? İnsanların yoluna çıkan buzdağlarına çarpmamaları konusunda onlara destek oluyor muyuz? Buz kütleleri tarafından köşeye sıkıştırılmış insanların bu açmazdan kurtulabilmeleri için beynimizi ve yüreğimizi seferber ediyor muyuz? Buz tutmuş insan ilişkileri kıskacında bunalanlara yönelik somut adımlar atıyor muyuz? Buz kesmiş yürekleri ısıtmak üzere harekete geçiyor muyuz? Bu konudaki niyet ve beceri sermayemiz yeterli mi?..
Gerek özel yaşantımızı, gerekse iş yaşamımızı ilmek ilmek dokuyan insanlara ve insan ilişkilerine can gözünüzle bakınız bir kez. Buzullar cenderesinde sıkışp kalmış birileri olmasın aralarında sakın!..
Üzerinde "bıkkınlık, ylgınlık, usanmışlık, umutsuzluk, psikolojik erozyon, çaresizlik, kaygı, misyonsuzluk, yarınsızlık, dirençsizlik, tükenmişlik, çöküntü" yazan buz kütleleri, dört bir taraftan sıkıştırıyor olmasın onları!..
Esas olan, insanlar daha uçsuz bucaksız buz çöllerinde kaybolmadan onlara destek olabilmek. Yaşam becerilerini önceden güçlendirmek. İç dünyalarını elden geldiğince zenginleştirmek. Ayrıca, başkaları için gerektiğinde buzkıran gemisi olalım olmasına da, onların yollarından ne zaman çekilmemiz gerektiğini de unutmayalım. Bir insanın yol almasını kolaylaştırmak, onun rotasını belirlemeye kalkışma hakkını vermez bize doğal olarak...
Buzkıran gemisinin kimin icadı olduğunu bilmiyorum. Ancak, şunu çok iyi biliyorum ki, "psiko-sosyal buzkıran gemisi" olabilmek için mucit olmak gerekmiyor. Bu geminin temel malzemesi, duyarlılık - farkındalık. Üretim teknolojisinin esası, empati - özveri - hoşgörü.
Bu kavramlar, üzerinde çalışılması gereken cevherler olarak var elbette beynimizde ve yüreğimizde. Bir kuyumcu özeniyle kendimizi işleyelim yeter ki?"
Prof. Dr. İsmail Üstel
Düşündürücü. Kimler için buzkıran gemisiyiz ya da bizim buzkıran gemilerimiz kimler? Buzları mı kırıyorlar yoksa buzlar mı yaratıyorlar? (Bu yazıyı gönderen arkadaşım Yener' e teşekkürler. özduruşma yapmamı sağladığı için)
22 Mayıs 2007 Salı
Still got the blues
Kendimi dinlediğim zamanların birindeyim. Hep puslu günlere denk geldi kendimi dinleyişlerim, yağmurlu gri günlere. Farkettim ki klişe cümlelere dönmüş hayat, "hayırlısı olsun" dilimden düşmez olmuş. Vazgeçmişlikten midir nedir? Ya da şaşırma duygumu yitirmekteyim yavaş yavaş. İyi şeylere şaşırmıyor da insan, kötü olanlara hayret etmekten vazgeçemiyor. Umut ediyoruz yılmadan, belki bu yüzden.
Kendimi dinlediğim zamanların birindeyim. Bir es vermişim keşmekeşe. Dokuz sekizlik zaman değilmiş gerçi geçmiş ama hayatın ritmine kapılıp sürükleniyormuşum. Tanıştığım biri gururla demişti ki "ben sürüklenmeyi seviyorum ve istediğim de bu." Hayır ben sürüklenmeyi sevmiyorum. Mutluluğu yaşadığını bileceksin en tepesine kadar ve hissedeceksin damarlarında. Hüznün dipsiz kuyusuna düştüğünde de bilincin yerinde olacak, tadını çıkaracaksın yaşıyor olmanın ve hala acı hissedebilmenin. Sürüklenerek, ne gelirse yarabbi şükür olmayacak. Bir pencereden sokağı seyreden camdaki çocuk gibi seyretmeyeceksin kendini ve diğerlerini. Kendimi dinliyorum bu ara. Fazla da dinlememek lazım galiba.
Kendimi dinlediğim zamanların birindeyim. Bir es vermişim keşmekeşe. Dokuz sekizlik zaman değilmiş gerçi geçmiş ama hayatın ritmine kapılıp sürükleniyormuşum. Tanıştığım biri gururla demişti ki "ben sürüklenmeyi seviyorum ve istediğim de bu." Hayır ben sürüklenmeyi sevmiyorum. Mutluluğu yaşadığını bileceksin en tepesine kadar ve hissedeceksin damarlarında. Hüznün dipsiz kuyusuna düştüğünde de bilincin yerinde olacak, tadını çıkaracaksın yaşıyor olmanın ve hala acı hissedebilmenin. Sürüklenerek, ne gelirse yarabbi şükür olmayacak. Bir pencereden sokağı seyreden camdaki çocuk gibi seyretmeyeceksin kendini ve diğerlerini. Kendimi dinliyorum bu ara. Fazla da dinlememek lazım galiba.
20 Mayıs 2007 Pazar
MISIR
Bunları biliyormuydunuz???? Sphinx'in yapılış nedeni kral mezarlarının girişini devasa bir yapıyla etkileyici hale getirmekmiş (peyzaj amaçlı yani :)) ayrıca bu aslan vücutlu insan başlı heykelin burnunu vakti zamanında Napoleon kırdırmış kıskançlıktan. Kendinden başka bir lidere böyle bir yapı armağan edilmesini gururuna yedirememiş.
Ertesi gün Kahire'de vakit geçirdik. Kahire iki bölümden oluşuyor: Coptic Cairo (Hristiyan kesimi) ve Islamic Cairo (tahmin edildiği gibi). Coptic Kahire'deki tarihi yerleri, Saint George Kilisesi ve ilk el yazması kitabı gördük. Ama gezerken alışverişe öyle dalmışız ki günü bu şekilde bitirdik. Coptic Cairo'nun daracık sokaklarında yaşlı bir rahibenin resmini çektim. Elime sağlık güzel çıkmış :))
Öğle vaktine kadar krallar ve kraliçeler vadisini gezdik bitirdik ama gerçekten yorucuydu. Ayarladığımız turun ikinci ayağına geçmeden bir iki saatlik mola verip bir otelin lobisinde dinlendik. Daha sonra Karnak tapınağına gitmek için yola çıktık. Hani şu meşhur "Mumya" filmlerinin çekildiği ya da dekor olarak kullanıldığı yer var ya işte orası Karnak. Mısır denilince insan sadece piramitleri hayal ediyor ama bu tapınak piramitlerden çok daha güzel. Dünya üzerinde yapılmış en büyük tapınak kompleksi olduğu söyleniyor. Yapımı 1300 sene kadar sürmüş ve her firavun kendi zamanında buna ilaveler yapmış. En çok da Ramses II zamanında yapılmış bu eklemeler. Tapınağın girişindeki yolun kenarlarında koç başlı aslan vücutlu heykeller sizi karşılıyor önce. Bunlar Ramses II yi temsil ediyormuş. Gücü ve cesareti temsil etmesi amacıyla böyle resmedilmiş. Bu figürlerin başının altında da bir kadın sembolü görünüyor, o da Ramses'in karısıymış.
Luxor'da akşamı ettikten sonra yine trenle 12 saat gece yolculuğuyla Kahire'ye geri döndük ve otele attık kendimizi. Bir yandan beynimin maruz kaldığı tarihi şaşkınlık, diğer yandan yorgunluk ile en tatlı uykumu uyudum sanırım.
Bundan sonra Kahire'deki günlerimiz daha akademik geçti (laf aramızda asıl ziyaret amacımızda buydu ya neyse :)) Akşamları El-Halili pazarına alışverişe ve yemek yemeye gittik. Bu pazar nerdeyse tüm gün açık ve istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz. Turistik olmasından dolayı hediyelik açısından inanılmaz çeşit var. Fakat dikkat edin, pazarlık yapmadan hiç birşey almayın. 100 mısır poundu dedikleri bir malzemeyi 10 pounda aldığımız oldu pazarlıkla. :)) Ayrıca pazarın içinde bir et restoranı (Fisha) keşfettik, ben burda bile öyle lezzetli et yemedim. Izgaraları ve yanında servis ettikleri mezeleri harikaydı. Son günlerimizden birinde Kahire müzesini gezdik. Piramitlerden, krallar/kraliçeler vadisinden, mezar odalarından, tapınaklardan çıkan her şey bu müzede sergileniyor. Kraliyet ailesinin mumyaları da özel bir odada görülebiliyor. Ama beni dehşete düşüren takıların sergilendiği bölümdü. O kadar çok miktarda altın, gümüş, değerli taş birarada görmemiştim. Çok özel korunan bir bölüm olduğunu da belirtmeme gerek yok sanırım. (Müze içinde fotoğraf ve kamera yasak olduğu için bunları paylaşamıyorum, ben de açık ağızla gördüğümle kaldım zaten :)))
Mısır macerası böylece bitti ve her ne kadar güzel bir seyahat olsada insanın memleketi gibisi yok. Havaalanına giden caddede Türk bayrağı görünce içimiz cızzz etti, özlemişiz vesselam. :)))
17 Mayıs 2007 Perşembe
AYRILIK
Şehir Tiyatrosunda "Ayrılık" diye bir oyun sahneleniyor, bu gün seyrettim. Boşanmış bir çiftin ilişkilerini sorgulaması konu alınmış mizahi yönden. Çok güzel tesbitler yapılmış ilişkilere dair. Örneğin repliklerden biri:
"İnsanlar 30 yaşına kadar dünyayı değiştireceğini sanıyor, olmadığını görünce 40ına kadar kendini değiştirmeye çalışıyor, ee bu da olmayınca 40dan sonra koyuveriyor gitsin"
Bir diğeri (karakter, babasının annesiyle ilişkisine dair söylediği sözü hatırlıyor):
" Onun eline birşey batsa benim canım yanardı önceleri, ama yıllar içinde o tuttuğum el kendi elimi tutmuşum hissini verdi bana"
Güzel bir oyun, tavsiye olunur.
Not: Bu arada boşanmış erkeği canlandıran karakter o gün gerçekten evlenmiş. Oyun sonunda eşini de sahneye çağırıp romantik bir an oluşturdular. Sahneledikleri oyuna tezat bir bitiriş oldu. Yani eee sen bu kadar eleştir ilişkileri, ondan sonra evlendim diye gözünün kenarında bi mutluluk damlasıyla gerçek hayata dönnnnn. Kafam karaştı benim. Yoksa hayat da bi tiyatro mu ya da tiyatro aslında hayat mı nedir allahım yaaa ? :)))))))))))
"İnsanlar 30 yaşına kadar dünyayı değiştireceğini sanıyor, olmadığını görünce 40ına kadar kendini değiştirmeye çalışıyor, ee bu da olmayınca 40dan sonra koyuveriyor gitsin"
Bir diğeri (karakter, babasının annesiyle ilişkisine dair söylediği sözü hatırlıyor):
" Onun eline birşey batsa benim canım yanardı önceleri, ama yıllar içinde o tuttuğum el kendi elimi tutmuşum hissini verdi bana"
Güzel bir oyun, tavsiye olunur.
Not: Bu arada boşanmış erkeği canlandıran karakter o gün gerçekten evlenmiş. Oyun sonunda eşini de sahneye çağırıp romantik bir an oluşturdular. Sahneledikleri oyuna tezat bir bitiriş oldu. Yani eee sen bu kadar eleştir ilişkileri, ondan sonra evlendim diye gözünün kenarında bi mutluluk damlasıyla gerçek hayata dönnnnn. Kafam karaştı benim. Yoksa hayat da bi tiyatro mu ya da tiyatro aslında hayat mı nedir allahım yaaa ? :)))))))))))
Başkalarının Hayatı
9. Eskişehir Film Festivali kapsamında seyrettiğim film " Başkalarının Hayatı" (Das Leben Der Anderen) gerçekten etkileyiciydi. 1984 de Doğu Almanya'da sanatın bile sosyalist birlik partisinin uygun gördüğü şekilde yapıldığı bir dönemde, düzene uyma ya da uymama konusunda yaşanan çelişki ve uygun görüldüğü şekilde varolma ya da olmama konusu sorgulanmış. Bu atmosferde varlığını sürdüren ve düzene uygun davranan bir yazarı ve tiyatro oyuncusu sevgilisini gözetlemekle görevli istihbaratçının, hayatlarına girdiği bu sanatçıları gözetlerken, hem kendi hayatında oluşan hem de onların kaderi üzerinde sebep olduğu değişiklikleri anlatmış film. Hem sürükleyici bir macera, hem de dokunaklı bir aşk hikayesi. Altın Küre ve Avrupa Film ödüllerini almış. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bana Türkiye'nin 12 Eylül dönemini çağrıştırdı.
15 Mayıs 2007 Salı
14 Mayıs 2007 Pazartesi
Ne bekliyorum?
Hmmmm birden birşeyler oluversin diye bekliyorum. Hiç ummadığım birşeyler. Mucize gibi. Zamanın ne içinde olsun, ne de dışında. Olur ya bazen, bişey oluverecekmiş gibi kalbin çarpar, hissetmiştim, içime doğmuştu dersin. Öyle işte. Bir sabah, daha önce uyanmadığım bir sabaha açayım gözlerimi diyorum. Yüklediğim anlamları sıfırlasın, herşeyi yeniden keşfetmeye zorlasın, şaşırabilen bir çocuk kıvamında gözlerimi kamaştırsın....
"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında..."
A. Hamdi Tanpınar
12 Mayıs 2007 Cumartesi
Eurydice ve Orpheus

İlham perilerinden biri olan Calliope'nin oğluymuş Orpheus. Daha yürümeyi öğrenmeden lir çalmaya başlamış ve zamanla öyle güzel titretmiş ki tellerini, müziğini duyan en azgın nehirler bile durulup ona kulak verir olmuşlar. Büyümüş, serpilmiş, yakışıklı bir delikanlı olmuş, bir gün ormanda gezip büyüleyici müziğini kuşlar ve ağaçlarla paylaşırken asıl büyülenen kendisi olmuş. Orman perisi güzeller güzeli Eurydice'ı görür görmez gönlü aşka düşmüş ve elbette Eurydice da bu müziğiyle içini titreten yakışıklıya kaptırmış kalbini. Çok zaman geçmeden evlenmişler ama sanmayın ki mutlu son. Uzun sürmemiş mutlulukları. Bir gün Eurydice nehrin kenarında gezerken bir yılanın üzerine basmış kazara ve ayağından ısırmış bu hain yılan güzel periyi, ölümüne neden olmuş. Sevdiğini kaybeden Orpheus öyle üzülmüş ki, onsuz bir hayatı yaşayamayacağından yer altı dünyasına gidip onu geri getirmeye karar vermiş. Yoluna çıkan canavarları ve yeraltı dünyasının muhafızlarını lirinin nameleriyle büyülemiş ve sonunda ölüler diyarının kralı ve kraliçesi Hades ile Persephone'nin huzuruna varmış. Yalvarmış sevdiğine kavuşmak için ama fayda etmemiş. Ancak son bir umutla aşkını, acısını liriyle anlattığında yumuşamış Hades'in kalbi ve izin vermiş Eurydice'ın tekrar yaşayanlar diyarına dönmesine. Fakat bi şartı varmış Hades'in. Geri dönerlerken Eurydice Orpheus'un arkasından yürüyecek ve Orpheus asla dönüp arkasına bakmayacakmış. Eğer dönüp bakarsa bu defa sonsuza dek Eurydice'ı göremeyecekmiş. Sevdiğine kavuşacak olmanın sevinciyle kabul etmiş bu şartı Orpheus. Yola çıkmış iki aşık. Kendisini takip eden sevdiğinin ayak seslerini dinleyerek yürümüş Orpheus. Fakat ölüler diyarının çıkış kapısına yaklaştıkça zayiflamış onu takip eden ayaksesi ve giderek hiç duymaz olmuş Eurydice'ı. Düzenbaz Hades'in kendisine bir oyun yapmış olabileceğinden şüphelenen Orpheus arkasına dönüvermiş korkuyla. Olanlar olmuş elbet. Eurydice feryatlar içinde ölüler diyarına geri sürüklenmiş ve kapılar sonsuza dek kapanmış. Buna sebep olduğu için vicdan azabıyla yanan Orpheus gerçek aşkına hep sadık kalmaya andiçmiş. Dünyanın dört bir yanını dolaşmış, liriyle acısını, sevdasını anlatmış dört bir yana. Onun da sonu bu aşk yüzünden olmuş. Kendisine aşık olan Thrace'li (Trakya) kadınların teklifini geri çevirince Orpheus bu kadınlar tarafından öldürülmüş.
(İlk blogum! Hadi bakalım "Bon Voyage!" Eurydice & Orpheus'un hikayesiyle başlamak istedim çok sevdiğim için. Arabesk biraz galiba dimi? :)) )
(İlk blogum! Hadi bakalım "Bon Voyage!" Eurydice & Orpheus'un hikayesiyle başlamak istedim çok sevdiğim için. Arabesk biraz galiba dimi? :)) )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
