14 Ekim 2007 Pazar

Malagueña


"Sen kimsin?" diye sorsalar sanırım ben bu şarkıyım derdim. Cesaria Evora'nın sesinden olması şartıyla elbette. Trio Los Calaveras'ın orijinal versiyonu da sanırım şarkı hakkında az da olsa fikir verir. Sözleri neyi anlatıyor hiç bir fikrim yoktu dinlediğimde. Kadife bir sesin ruhuma hüzünle, acıyla, ayrılıkla dokunmasıydı hissettiğim. Zihnimde gördüğüm resim, yıldızlı karanlık bir gece vakti, bir göl kenarında oturmuş esmer uzun saçlı bir kadının su üzerinde kendi yansımasına ve yıldızlara bakmasıydı. Narin eliyle suya dokunarak hayale dalan bir kadın. Video yu izleyin bakalım sonra yazayım aslında şarkı neyi anlatıyormuş.

Farketmişsinizdir bu güzel kızın gözleri görüntünün odak noktası hep. İşte şarkının hikayesi de bunun üzerine kurulu. O iki kaş altında dünyanın en güzel gözlerine aşık olmuş adam. İstemiş ki kendi gözlerine bakarken hiç kırpılmasın o gözler ve bir an bile yoksun kalmasın onlardan. Bunun için para pul değil ama tek zenginliği olan kalbini vermeye hazır bir adamın içini delip geçen gözlere dair yazmış olduğu bir aşk şarkısıymış meğer. Nedense benim yüreğimi sızlattı. Aşkı, mutluluğu değil, ayrılığı ve hüznü daha çok yakıştırdım melodiye. Kültürel bir farklılıktır belki, belki de aşk zaten içinde hep biraz hüzün barındırdığındandır bilinmez.


I am a rock
I am an island
And a rock feels no pain
And an island never cries.
(simon&grafunkel)

22 Eylül 2007 Cumartesi

Pinhani

Pinhani grubunun ismini duyuyordum kaç zamandır ama öyle yolda radyoda denk geldiğimde dinlemiştim. DeFAKTo sayesinde dinlediğim "Beni Al" şarkısının o şirinliği, saflığı ve masumiyeti içimi ısıttı gerçekten :) Bu da benim ona canlı canlı hediyem olsun :)

18 Eylül 2007 Salı

Yadigar Dantellerin Başına Gelenler

Bu sıra televizyonu hasbelkader açtığım zamanlarda hep aynı reklama denk geliyorum.


"Anne yadigarı dantelleriniz çay lekesi mi oldu? Hiç üzülmeyin!! Buz dolu bi kavanoza atın danteli, üstüne de Mossla dökün, çalkalayın bakın eskisinden de güzel oldu!!" diyen bir adam tüm ev işlerinden anlayan bir edayla annesinin danteline çay dökmüş sakar bayanlara akıl veriyor.


Şimdi bu reklamda yerine oturmayan bazı öğeler var. Birincisi reklamda boy gösteren becerikli abi. Karısının annesinin danteline çay döktüğünü gören kaç adam acaba "hayatım sen dur hallederiz üzme tatlı canını, şimdi koy kavanoza buzları..." diye bi tepki veriyor acaba? Ahh nerde öyle koca demeyin bayanlar, siz de tercih etmezsiniz evde dantel yıkayan adamı herhalde. Bi diğer nokta, sen annenden kalmış yadigar dantel o kadar kıymetliyse ne cüretle kullanıyosun kardeşim? Tamam anneni hatırlatsın sana diye kullanıyosun, gözünün önünde dursun diyosun. E ama bu durumda da çay kahve içip gevşeklik yapılan bir ortamda bulundurmak saygısızlık olmuyo mu biraz? Hadi buna da tamam, eline koluna niye hakim olmuyosun?

Dantel konusu hassas bir konu. Anneannelere ya da önceki kuşak kadınlara göre dantel kadınlık ve beceriklilik sembolü. O da ayrı bir yetenek tabii ki ama "Kanser motifi" denen bir örnek gördükten sonra dantellere olan az buçuk ilgimi hepten yitirdim. Hayatında dantel örmemiş biri olarak da yorum yapmak öyle hariçten gazel okumaya benziyor. Gel gör ki, reklamlardaki abi de en az benim kadar hariçten gazel okuyor, böyle biline.

Dantel konusunda son nokta!!!! El emeği göz nuru diye buna diyorlar herhalde :))))


9 Eylül 2007 Pazar

Çıbık adamlar

Çıbık adam olmak da zor. Cin Ali rol gereği ilk okul kitaplarından arta kalan zamanlarında ailesi ve arkadaşlarıyla yurt dışı ziyaretleri yapmayı seven bi şahsiyet. İşte böyle bi yurt dışı gezisi sırasında paparazziler tarafından günlük hayatında görüntülenen Cin Ali, herkes gibi çıbıktan bi adammış sonuçta!!! İşte Cin Ali'nin hayatından kesitler:























HIÇKIRIK

Şimdi hıçkırık denen şey hava yolu ile ilgili değil de insanın boğazına takılan bi canlı olsaydı nasıl olurdu? İzleyin bakalım :)))

http://ontario.ringling.edu/animations/Hiccup101.mov

23 Ağustos 2007 Perşembe

:-)-:

Ramize Erer, Tehlikeli İlişkiler, Radikal 23.o8.2007

-Evliliğin nasıl gidiyor Seher, mutlu musun?
- Valla mutlu muyum, ne kadar mutluyum hep bizim bey bilir, ben pek öyle şeylere karışmam evde.

27 Mayıs 2007 Pazar

VAZGEÇME !!!



Buna ben de birşeyler ekleyeyim:



Asla vazgeçme!!!

Uzattığın elin karşılıksız kalsa bile,
Uzatılan eli tutacak gücün olmasa bile,
Kendinde güç yokken yanındakilere destek olmak zorunda kalsan bile
Konuştuğunda göz yaşların istemsiz aksa bile,
Mutluymuş gibi rol yapsan bile,
Yarının kara bulutlar getirdiğini hissetsen bile,
Bir adım yol alıp on adım geri sürüklensen bile,
Elin kolun bağlı kalsa bile,
İstesen de kaderi oyuna getiremesen bile
Vazgeçme!!

26 Mayıs 2007 Cumartesi

Nuhun Gemisi

Green Peace Ağrı Dağı eteğinde Nuhun gemisini tekrar inşaa ediyormuş. Global ısınma ve bilimum tehlikeyle uğraşan dünyada felaket günü geldiğinde umut olur mu bilinmez ama en azından dikkat çekici bir aktivite. Örgütün internet sitesinden kendiniz ya da değer verdiğiniz kişiler için resimlerinizi göndererek bu gemide yer ayırtabiliyorsunuz :))) Yani şimdi düşündüm taşındım, kendimi geçtim, kimleri kurtarsam diye kafa yordum, ama çok zormuş. Geminin boyutu kurtarmak istediklerim göz önüne alınınca çok küçük. Bir de yedi cihandan insan da aynı benim gibi yaparsa iş daha da çetrefilli bir hal alıyor. Bir seçime gitmek gerekiyor haliyle. Gemiye binmeye hak kazanmak için bir takım sınavlar yapılması gerekiyor bu durumda. Örneğin, ilk önce bu insanlara yaşamları boyunca yaptıkları iyilikler üzerinden bir ortalama not verilse ilk şart olarak (1oo üzerinden 70 şart olsun misal). Sonra, iki aşamalı bir sınav yapılsa, ilk aşamada gelecek nesilleri üretmeye muktedir bireyler olup olmadıklarını ölçmek için psikolojik, medikal, sosyolojik, kültürel ve hoşgörüsel sorular sorulsa (tabi yine baraj 70). Son olarak sınavı geçen adaylara mülakat yapılsa, bakalım testte kopyamı çekmiş yoksa gerçekten ırk, din, dil ayrımı gözetmeyen, sağduyulu, barışçıl biri mi belirlense. Bundan da geçen adaylara bileti verilse güzel olmaz mıydı? Olurdu herhalde. Offf ben seçim yapamadımmm, allahın yüksek seçim kuruluna havale ettim böyle bilinsin. :))) http://www.greenpeace.org/turkey/energy-revolution/

24 Mayıs 2007 Perşembe

Buzkıran Gemileri

Prof. Dr. İsmail Üstel'in güzel bir yazısı:

"Onlarla resimli ansiklopedi sayfalarında tanışmış; belgesel filmlerde izledikçe, hayranlık duymaya başlamıştım buzkıran gemilerine?
Yapıldıkları malzemeler ve üretim teknolojileri konusunda bilgi sahibi değilim. Bununla beraber, ne işe yaradıklarını biliyorum: Buz tabakalarını kırarak yol açıyor; böylece, buzlar arasında sıkışıp kalmş olan gemileri tekrar özgürlüklerine kavuşturuyorlar. İtiraf edeyim ki, şu buzkıran gemilerini kıskanıyorum. Hemcinslerini dış çevre koşullarına tutsaklıktan kurtaran bu öncüler, kavramsal anlamda da yüceliyor giderek gözümde.
Geriye dönüp yaşantımın kilometre taşlarında gezindiğimde, geçit vermeyen psiko-sosyal buz kütlelerinden oluşan labirentlerde bana rehberlik etmiş olan dostlarmı anımsıyorum. Donmuş ve dondurucu insan ilişkileri zemininde bana yol açmış olanlar geçiyor gözümün önünden birer birer. Kültürel buzlanmadan dolayı manevra yeteneğimi yitirdiğim anlarda, yaşam buzulları karşısında kendimi çaresiz duyumsadığım dönemlerde imdadıma koşanları hatırlıyorum. Şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, o bilge insanlar benim için birer buzkıran gemisiydiler aslında?
Ben buzlar arasında çırpınıp dururken, yolumu aydınlatmışlardı hiçbir karşılık beklemeksizin. Buzdan duvarlar yükselirken etrafımda, özverili desteklerini esirgememişlerdi o duvarlar arasında güvenli bir yol açabilmek için. Yaşam coşkumun donup kaldığı yaşam kesitlerimde içtenlikle koşmuşlardı yardımıma.
Eminim ki, sizin de elinizden tutan buzkıran gemileriniz olmuştur yaşamın dondurucu soğuklarında donakaldığınızda. Dahası, kendi başınızın çaresine bakabilecek duruma geldiğinizde, kenara çekilmeyi de bilmişlerdir alçakgönüllülükle?
Bu konuda bir iç hesaplaşma yapmaya (dilerseniz, "öz duruşma" diyelim) ne dersiniz?
Acaba bizler başkaları için buzkıran gemisi oluyor muyuz? İnsanların yoluna çıkan buzdağlarına çarpmamaları konusunda onlara destek oluyor muyuz? Buz kütleleri tarafından köşeye sıkıştırılmış insanların bu açmazdan kurtulabilmeleri için beynimizi ve yüreğimizi seferber ediyor muyuz? Buz tutmuş insan ilişkileri kıskacında bunalanlara yönelik somut adımlar atıyor muyuz? Buz kesmiş yürekleri ısıtmak üzere harekete geçiyor muyuz? Bu konudaki niyet ve beceri sermayemiz yeterli mi?..
Gerek özel yaşantımızı, gerekse iş yaşamımızı ilmek ilmek dokuyan insanlara ve insan ilişkilerine can gözünüzle bakınız bir kez. Buzullar cenderesinde sıkışp kalmış birileri olmasın aralarında sakın!..
Üzerinde "bıkkınlık, ylgınlık, usanmışlık, umutsuzluk, psikolojik erozyon, çaresizlik, kaygı, misyonsuzluk, yarınsızlık, dirençsizlik, tükenmişlik, çöküntü" yazan buz kütleleri, dört bir taraftan sıkıştırıyor olmasın onları!..
Esas olan, insanlar daha uçsuz bucaksız buz çöllerinde kaybolmadan onlara destek olabilmek. Yaşam becerilerini önceden güçlendirmek. İç dünyalarını elden geldiğince zenginleştirmek. Ayrıca, başkaları için gerektiğinde buzkıran gemisi olalım olmasına da, onların yollarından ne zaman çekilmemiz gerektiğini de unutmayalım. Bir insanın yol almasını kolaylaştırmak, onun rotasını belirlemeye kalkışma hakkını vermez bize doğal olarak...
Buzkıran gemisinin kimin icadı olduğunu bilmiyorum. Ancak, şunu çok iyi biliyorum ki, "psiko-sosyal buzkıran gemisi" olabilmek için mucit olmak gerekmiyor. Bu geminin temel malzemesi, duyarlılık - farkındalık. Üretim teknolojisinin esası, empati - özveri - hoşgörü.
Bu kavramlar, üzerinde çalışılması gereken cevherler olarak var elbette beynimizde ve yüreğimizde. Bir kuyumcu özeniyle kendimizi işleyelim yeter ki?"
Prof. Dr. İsmail Üstel


Düşündürücü. Kimler için buzkıran gemisiyiz ya da bizim buzkıran gemilerimiz kimler? Buzları mı kırıyorlar yoksa buzlar mı yaratıyorlar? (Bu yazıyı gönderen arkadaşım Yener' e teşekkürler. özduruşma yapmamı sağladığı için)

22 Mayıs 2007 Salı

Still got the blues

Kendimi dinlediğim zamanların birindeyim. Hep puslu günlere denk geldi kendimi dinleyişlerim, yağmurlu gri günlere. Farkettim ki klişe cümlelere dönmüş hayat, "hayırlısı olsun" dilimden düşmez olmuş. Vazgeçmişlikten midir nedir? Ya da şaşırma duygumu yitirmekteyim yavaş yavaş. İyi şeylere şaşırmıyor da insan, kötü olanlara hayret etmekten vazgeçemiyor. Umut ediyoruz yılmadan, belki bu yüzden.
Kendimi dinlediğim zamanların birindeyim. Bir es vermişim keşmekeşe. Dokuz sekizlik zaman değilmiş gerçi geçmiş ama hayatın ritmine kapılıp sürükleniyormuşum. Tanıştığım biri gururla demişti ki "ben sürüklenmeyi seviyorum ve istediğim de bu." Hayır ben sürüklenmeyi sevmiyorum. Mutluluğu yaşadığını bileceksin en tepesine kadar ve hissedeceksin damarlarında. Hüznün dipsiz kuyusuna düştüğünde de bilincin yerinde olacak, tadını çıkaracaksın yaşıyor olmanın ve hala acı hissedebilmenin. Sürüklenerek, ne gelirse yarabbi şükür olmayacak. Bir pencereden sokağı seyreden camdaki çocuk gibi seyretmeyeceksin kendini ve diğerlerini. Kendimi dinliyorum bu ara. Fazla da dinlememek lazım galiba.

20 Mayıs 2007 Pazar

MISIR

2005 Aralık ayının başında gittik Mısır'a. Bir tur aracılığıyla da değil üstelik. İnternetten gideceğimiz göreceğimiz yerleri araştırıp, bi kaç da otel ismi aldık ama rezervasyon yaptırmadık, bismillah ile düştük yola. Kahire'de gecenin 3'ünde uçaktan inip taksiyle ismini aldığımız otele gittik ama tabii ki yer yokmuş, bizi başka bir otele yönlendirdiler. Gerçi bu otel çok daha iyi oldu bizim için (Hotel Pharaoh, tek kişilik oda gecelik 35$).Biraz uyuyup dinlendikten sonra otelin bulunduğu sokakta bir tur şirketiyle anlaşıp piramitlere günlük gezi ayarladık, üstelik akşam Nil nehri üzerinde yatla yemekli eğlence de dahil :) Piramitler büyüleyiciydi. Yani görmeyi hayal ettiğim yerlerden bir tanesi olmasından ve sonunda görmüş olmamdan dolayı sanırım garip bir duygusallık ve şaşkınlıkla dolaştım. Çölün ortasında çevresinde hiç bir yerleşim alanı olmayan bir yerde bu devasa yapıların bulunması gerçekten oldukça mistikti. Küçük bi detay: Piramitlerin yapımında kullanılan blok taşların herbiri 900 kg ağırlığında granit ve o çölün ortasında granit bulunan hiç bir yer yok. Nil nehri üzerinden buraya getirilmişler, akıl alır gibi değil. Kış olmasına rağmen sıcaklık 25-30 dereceydi. Yürüyerek gezilecek bir mesafe olmadığı için at üzerinde seyreyledik. (Ömrü-hayatımda ilk kez ata binmek de buraya kısmetmiş, bu konuda detaya girmeye gönlüm elvermiyor :))))





Bunları biliyormuydunuz???? Sphinx'in yapılış nedeni kral mezarlarının girişini devasa bir yapıyla etkileyici hale getirmekmiş (peyzaj amaçlı yani :)) ayrıca bu aslan vücutlu insan başlı heykelin burnunu vakti zamanında Napoleon kırdırmış kıskançlıktan. Kendinden başka bir lidere böyle bir yapı armağan edilmesini gururuna yedirememiş.

Akşam otele dönüp toz topraktan ve at kokusundan arındıktan sonra giyinip süslenip Nil nehri kıyısına geldik. Orada oldukça büyük gezi yatlarından birine binip yemekli çalgılı dansözlü güzel bir gezinti yaptık. Bedevi dansçıların gösterileri ilginçti. Tabii, nereye giderseniz gidin Japon turistlere rastlarsınız, bizim rastladıklarımız da dansöz olayını çok beğendiler, bazı sempatik olanları dayanamayıp dansözle birlikte gerdan bile kırdı. :) İnsanın içini coşturan arap müzikleri kimi olsa cezbederdi. İtiraf ediyorum bende sahneye çıkıp biraz oynamış olabilirim :) Eh sonra da o hızla yatın dümenine bile geçtim sağ taraftaki resimde görüldüğü üzere.


Ertesi gün Kahire'de vakit geçirdik. Kahire iki bölümden oluşuyor: Coptic Cairo (Hristiyan kesimi) ve Islamic Cairo (tahmin edildiği gibi). Coptic Kahire'deki tarihi yerleri, Saint George Kilisesi ve ilk el yazması kitabı gördük. Ama gezerken alışverişe öyle dalmışız ki günü bu şekilde bitirdik. Coptic Cairo'nun daracık sokaklarında yaşlı bir rahibenin resmini çektim. Elime sağlık güzel çıkmış :))




O gece Kahire'den trene binip Nil nehri boyunca 12 saat güneye doğru gittik, Luxor şehrine. 1. sınıf turist treni dedikleri bir trendi üzerinde makinalı tüfekli korumaları vardı fakat zannetmeyin ki lüks birşey. Yolculuk boyunca arkamızdaki beyfendinin ayaklarından ve bilimum başka yerlerinden çıkan ve dalga dalga burnumuza ulaşan kokular dolayısıyla biraz azap vericiydi ama uykuya yenik düşünce insanın algılarının kapanması güzel oluyormuş. Sabah biraz perişan trenden inip hemen gezmeye başladık. İlk olarak, Hatshepsut tapınağına gittik. İlk kadın firavun Hatshepsut'un ölümünden sonra yapılmış. Dağın içine oyulmuş gibi görünen bu tapınak gerçekten ilginçti. Bu kadın, bir takım entrikalarla kendi firavun olabilmek için kocasını öldürüp, erkek kardeşiyle evlenmiş.
Daha sonraki durağımız mumyaların çıkarıldığı Krallar Vadisi ve Kraliçeler Vadisiydi. Yer altında bulunan mezar odaları arasında Ramses'in (bu ramsesler bir kaç tane) ve Tutankamon'un mezarları da vardı. Mezar odalarının duvarları hiyeroglif yazılarla kaplı ve odanın ortasında mumyanın bulunduğu taş tabut bulunuyor. Eski Mısırlılar reenkarnasyon konusuna olan inançları sebebiyle duvarlara ölen kişinin geçmişini ve daha sonra ne yapması gerektiğini anlatan yazılar yazmışlar, tekrar uyandığında bunları okusun diye. Yani oda kıvamında bi çeşit elkitabı rahmetli için. Belirtmeden geçemeyeceğim. Tutankamon, adını en çok duyduğumuz firavun olmasına rağmen aslında hiç bir yiğitliği yokmuş. Küçük yaşta tahta geçip 17 yaşında attan düşerek öldüğüne dair varsayımlar var. Bu kadar meşhur olmasının sebebi, mumyasının ve mezar odasının orjinal haliyle ,gömüldüğü gibi bütün mücevherleri kıymetli eşyaları ile bulunan ilk ve hatta tek mumya olmasından kaynaklanıyor. Ondan önce ve sonra bulunan bi çok mezar odası mezar hırsızları tarafından yağmalanmış, bi kısmı yurt dışına kaçırılmış, bir kısmı kara borsada satılmış. Beni asıl etkileyen Kraliçeler vadisinde Büyük Ramses'in karısı Nefertari'nin (Nefertiti değil) mezar odasında bulunan cenin mumyasıydı. Bu bebek mumyası hakkında iki teori var. Birincisi, öldüğünde Nefertari hamileydi ve mumyalanırken bebeği de çıkarılıp mumyalandı, diğer teori ise Nefertari düşük yaptı ve bu bebek de mumyalanarak onun yanında yerini aldı. İşte size 2500 yıllık bebek.




Öğle vaktine kadar krallar ve kraliçeler vadisini gezdik bitirdik ama gerçekten yorucuydu. Ayarladığımız turun ikinci ayağına geçmeden bir iki saatlik mola verip bir otelin lobisinde dinlendik. Daha sonra Karnak tapınağına gitmek için yola çıktık. Hani şu meşhur "Mumya" filmlerinin çekildiği ya da dekor olarak kullanıldığı yer var ya işte orası Karnak. Mısır denilince insan sadece piramitleri hayal ediyor ama bu tapınak piramitlerden çok daha güzel. Dünya üzerinde yapılmış en büyük tapınak kompleksi olduğu söyleniyor. Yapımı 1300 sene kadar sürmüş ve her firavun kendi zamanında buna ilaveler yapmış. En çok da Ramses II zamanında yapılmış bu eklemeler. Tapınağın girişindeki yolun kenarlarında koç başlı aslan vücutlu heykeller sizi karşılıyor önce. Bunlar Ramses II yi temsil ediyormuş. Gücü ve cesareti temsil etmesi amacıyla böyle resmedilmiş. Bu figürlerin başının altında da bir kadın sembolü görünüyor, o da Ramses'in karısıymış.

Tapınağın içinde yaklaşık 300 sütundan oluşan bölüm en etkileyici kısım. Her bir sütunun üstü hiyerogliflerle bezenmiş. Vakti zamanında bu sütunların üstünü örten bir çatı da varmış ama zamanla yok olmuş. Tapınağın merkez kısmında bazı duvarların yapımı yarım bırakılmış. Düşündüğümüz gibi iskeleler kurarak yapmamışlar bu duvarları. Önce çamurdan tuğlalarla rampa gibi bir yükselti oluşturmuşlar ve bunların arkasına taş blokları koyarak duvarları yapmışlar. İşleri bitince de bu çamur rampaları yıkmışlar. Fakat bazı duvarların yapımının neden yarım bırakıldığı bilinmiyor.Doğu duvarlarından birindeki hiyerogliflerde Hitit kralı ve Ramses II nin barış antlaşması yaptığı anlatılmış. Bu yazının tarihte bilinen ilk diplomatik yazılı kayıt olduğu söyleniyor. Ayrıca tapınağın içinde kaynağı ya da orda nasıl oluştuğu bilinmeyen Kutsal Göl var. Tapınağa en yüksek rahip ve firavun girebiliyormuş ve girmeden önce bu gölde yıkanıp temizleniyorlarmış, bir nevi apdest yani, ee temizlik imandan gelir tabi. :))) Tapınağın içinde ayrıca obeliskler var. Kaya içinden tek parça halinde yatay olarak oyulan yaklaşık 30 metre boyundaki bu anıtlar sonradan halatlarla dikilmiş. Mısır valisi iken bu dikilitaşları gören Kavalalı Mehmet Paşa jest olarak bir tanesini de bizim memlekete getirtmiş bilirsiniz. Bir tanesini de Fransa'ya hediye etmiş. Bu tapınak akşam saatlerine doğru ışıklandırma başlayınca daha da büyülü bir hal aldı. O ışık oyunlarıyla sanki hala nefes alan ve ansızın canlanıverecekmiş gibi duran heykellerin arasında tarihin ayak izlerini takip etmek inanılmazdı.
Luxor'da akşamı ettikten sonra yine trenle 12 saat gece yolculuğuyla Kahire'ye geri döndük ve otele attık kendimizi. Bir yandan beynimin maruz kaldığı tarihi şaşkınlık, diğer yandan yorgunluk ile en tatlı uykumu uyudum sanırım.
Bundan sonra Kahire'deki günlerimiz daha akademik geçti (laf aramızda asıl ziyaret amacımızda buydu ya neyse :)) Akşamları El-Halili pazarına alışverişe ve yemek yemeye gittik. Bu pazar nerdeyse tüm gün açık ve istediğiniz her şeyi bulabiliyorsunuz. Turistik olmasından dolayı hediyelik açısından inanılmaz çeşit var. Fakat dikkat edin, pazarlık yapmadan hiç birşey almayın. 100 mısır poundu dedikleri bir malzemeyi 10 pounda aldığımız oldu pazarlıkla. :)) Ayrıca pazarın içinde bir et restoranı (Fisha) keşfettik, ben burda bile öyle lezzetli et yemedim. Izgaraları ve yanında servis ettikleri mezeleri harikaydı. Son günlerimizden birinde Kahire müzesini gezdik. Piramitlerden, krallar/kraliçeler vadisinden, mezar odalarından, tapınaklardan çıkan her şey bu müzede sergileniyor. Kraliyet ailesinin mumyaları da özel bir odada görülebiliyor. Ama beni dehşete düşüren takıların sergilendiği bölümdü. O kadar çok miktarda altın, gümüş, değerli taş birarada görmemiştim. Çok özel korunan bir bölüm olduğunu da belirtmeme gerek yok sanırım. (Müze içinde fotoğraf ve kamera yasak olduğu için bunları paylaşamıyorum, ben de açık ağızla gördüğümle kaldım zaten :)))
Mısır macerası böylece bitti ve her ne kadar güzel bir seyahat olsada insanın memleketi gibisi yok. Havaalanına giden caddede Türk bayrağı görünce içimiz cızzz etti, özlemişiz vesselam. :)))

17 Mayıs 2007 Perşembe

AYRILIK

Şehir Tiyatrosunda "Ayrılık" diye bir oyun sahneleniyor, bu gün seyrettim. Boşanmış bir çiftin ilişkilerini sorgulaması konu alınmış mizahi yönden. Çok güzel tesbitler yapılmış ilişkilere dair. Örneğin repliklerden biri:
"İnsanlar 30 yaşına kadar dünyayı değiştireceğini sanıyor, olmadığını görünce 40ına kadar kendini değiştirmeye çalışıyor, ee bu da olmayınca 40dan sonra koyuveriyor gitsin"

Bir diğeri (karakter, babasının annesiyle ilişkisine dair söylediği sözü hatırlıyor):
" Onun eline birşey batsa benim canım yanardı önceleri, ama yıllar içinde o tuttuğum el kendi elimi tutmuşum hissini verdi bana"

Güzel bir oyun, tavsiye olunur.

Not: Bu arada boşanmış erkeği canlandıran karakter o gün gerçekten evlenmiş. Oyun sonunda eşini de sahneye çağırıp romantik bir an oluşturdular. Sahneledikleri oyuna tezat bir bitiriş oldu. Yani eee sen bu kadar eleştir ilişkileri, ondan sonra evlendim diye gözünün kenarında bi mutluluk damlasıyla gerçek hayata dönnnnn. Kafam karaştı benim. Yoksa hayat da bi tiyatro mu ya da tiyatro aslında hayat mı nedir allahım yaaa ? :)))))))))))

Başkalarının Hayatı

9. Eskişehir Film Festivali kapsamında seyrettiğim film " Başkalarının Hayatı" (Das Leben Der Anderen) gerçekten etkileyiciydi. 1984 de Doğu Almanya'da sanatın bile sosyalist birlik partisinin uygun gördüğü şekilde yapıldığı bir dönemde, düzene uyma ya da uymama konusunda yaşanan çelişki ve uygun görüldüğü şekilde varolma ya da olmama konusu sorgulanmış. Bu atmosferde varlığını sürdüren ve düzene uygun davranan bir yazarı ve tiyatro oyuncusu sevgilisini gözetlemekle görevli istihbaratçının, hayatlarına girdiği bu sanatçıları gözetlerken, hem kendi hayatında oluşan hem de onların kaderi üzerinde sebep olduğu değişiklikleri anlatmış film. Hem sürükleyici bir macera, hem de dokunaklı bir aşk hikayesi. Altın Küre ve Avrupa Film ödüllerini almış. Şiddetle tavsiye ediyorum. Bana Türkiye'nin 12 Eylül dönemini çağrıştırdı.

14 Mayıs 2007 Pazartesi

Ne bekliyorum?

Hmmmm birden birşeyler oluversin diye bekliyorum. Hiç ummadığım birşeyler. Mucize gibi. Zamanın ne içinde olsun, ne de dışında. Olur ya bazen, bişey oluverecekmiş gibi kalbin çarpar, hissetmiştim, içime doğmuştu dersin. Öyle işte. Bir sabah, daha önce uyanmadığım bir sabaha açayım gözlerimi diyorum. Yüklediğim anlamları sıfırlasın, herşeyi yeniden keşfetmeye zorlasın, şaşırabilen bir çocuk kıvamında gözlerimi kamaştırsın....
"Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpare geniş bir anın
Parçalanmaz akışında..."
A. Hamdi Tanpınar

12 Mayıs 2007 Cumartesi

Eurydice ve Orpheus


İlham perilerinden biri olan Calliope'nin oğluymuş Orpheus. Daha yürümeyi öğrenmeden lir çalmaya başlamış ve zamanla öyle güzel titretmiş ki tellerini, müziğini duyan en azgın nehirler bile durulup ona kulak verir olmuşlar. Büyümüş, serpilmiş, yakışıklı bir delikanlı olmuş, bir gün ormanda gezip büyüleyici müziğini kuşlar ve ağaçlarla paylaşırken asıl büyülenen kendisi olmuş. Orman perisi güzeller güzeli Eurydice'ı görür görmez gönlü aşka düşmüş ve elbette Eurydice da bu müziğiyle içini titreten yakışıklıya kaptırmış kalbini. Çok zaman geçmeden evlenmişler ama sanmayın ki mutlu son. Uzun sürmemiş mutlulukları. Bir gün Eurydice nehrin kenarında gezerken bir yılanın üzerine basmış kazara ve ayağından ısırmış bu hain yılan güzel periyi, ölümüne neden olmuş. Sevdiğini kaybeden Orpheus öyle üzülmüş ki, onsuz bir hayatı yaşayamayacağından yer altı dünyasına gidip onu geri getirmeye karar vermiş. Yoluna çıkan canavarları ve yeraltı dünyasının muhafızlarını lirinin nameleriyle büyülemiş ve sonunda ölüler diyarının kralı ve kraliçesi Hades ile Persephone'nin huzuruna varmış. Yalvarmış sevdiğine kavuşmak için ama fayda etmemiş. Ancak son bir umutla aşkını, acısını liriyle anlattığında yumuşamış Hades'in kalbi ve izin vermiş Eurydice'ın tekrar yaşayanlar diyarına dönmesine. Fakat bi şartı varmış Hades'in. Geri dönerlerken Eurydice Orpheus'un arkasından yürüyecek ve Orpheus asla dönüp arkasına bakmayacakmış. Eğer dönüp bakarsa bu defa sonsuza dek Eurydice'ı göremeyecekmiş. Sevdiğine kavuşacak olmanın sevinciyle kabul etmiş bu şartı Orpheus. Yola çıkmış iki aşık. Kendisini takip eden sevdiğinin ayak seslerini dinleyerek yürümüş Orpheus. Fakat ölüler diyarının çıkış kapısına yaklaştıkça zayiflamış onu takip eden ayaksesi ve giderek hiç duymaz olmuş Eurydice'ı. Düzenbaz Hades'in kendisine bir oyun yapmış olabileceğinden şüphelenen Orpheus arkasına dönüvermiş korkuyla. Olanlar olmuş elbet. Eurydice feryatlar içinde ölüler diyarına geri sürüklenmiş ve kapılar sonsuza dek kapanmış. Buna sebep olduğu için vicdan azabıyla yanan Orpheus gerçek aşkına hep sadık kalmaya andiçmiş. Dünyanın dört bir yanını dolaşmış, liriyle acısını, sevdasını anlatmış dört bir yana. Onun da sonu bu aşk yüzünden olmuş. Kendisine aşık olan Thrace'li (Trakya) kadınların teklifini geri çevirince Orpheus bu kadınlar tarafından öldürülmüş.


(İlk blogum! Hadi bakalım "Bon Voyage!" Eurydice & Orpheus'un hikayesiyle başlamak istedim çok sevdiğim için. Arabesk biraz galiba dimi? :)) )