Viva La Muerte!!!
8 Ocak 2012 Pazar
8 Mart 2011 Salı
Resimler
Eski bir resim buldum bu gün
Bir köşesinden içeri girdim
Sen bir yerde duruyorsun, ben bir yerde...
Dokunmak istedim sana
Başka insanlar var içinde
Sen biriyle konuşuyorsun ben biriyle
Resimler, resimler, resimler
Zamanımı çalmış gibi
Resimler, resimler, resimler
O anımı almış gibi
Resimler, resimler, resimler
Devamı varmış gibi...
Eski bir resim buldum bu gün,
Bir köşesinden içeri girdim,
Bir şeylere gülüyorsun belli değil.
Neredeyiz unutmuşum
Yanında oturmuşum
Ne bir tarih, ne bir mekan
Belli değil...
Şarkı: Grup Gündoğarken- Resimler
26 Şubat 2011 Cumartesi
Tortellini
Sizde de olur mu bilmiyorum ama bende bazen şey oluyor. Hani basit ama hoş bişey görünce "aman ne var iki kumaş parçası, yaparız onu kendimiz" ya da " aman ne var canım biz daha iyisini yaparız bence" fikrine kapılıyorum. İşte böyle bir ruh hali içinde "tortellinide ne var canım biz daha iyisini yaparız" fikriyle çıktık yola. Sabah işe giderken bi elime laptopu diğerine oklava, merdane, tencere vs alıp akşam için hazırlıklara başladım. İş çıkışı gerekli malzemeleri de aldıktan sonra diğer arkadaşların kas ve iman gücü ile tortellinimizi yaptık.
Tortellini de ne ola ki aslında işte mantının kabacası bi de sosyetiği altı üstü :))
Burası yemek tarifi blogu olmadığı için tarif vermeyeceğim ama katılımcı arkadaşlarımın ellerine sağlık der, kurstan daha iyi yapıp hem de karnımızı bir güzel doyurduğumuzu, yanına da zevkli sohbetimizi eklediğimizi beyan ederim :)) Tortellini bahane, keyif şahane :)))
19 Kasım 2010 Cuma
ÇANTADA KEKLİK
Birçok durumda kullandığımız bir deyim bu “çantada keklik”. İngilizcesi “piece of cake” olup, deyimler sözlüğüne göre bir şeyin elde edilmesine kesin gözüyle bakıldığında, baştan kazanılmış sayıldığını anlatmak için kullanılan deyim diyim ben size. Şimdi bu deyimin iyi çağrışımları da var kötü çağrışımları da. Fakat biz hatun cinsine genellikle kötü öğretilmişliği vardır. Bu yüzden çantada keklik olmamak adına binbir dalavere çevirmeyi, olmadığımız gibi görünmeyi, görünmediğimiz gibi olmayı hak biliriz. Ee easy come, easy go gibi haydan huya kısacık bir yolculukta keklik misali düz ovada avlanmamak için elbette bu çaba. Çünkü neden? Çarçabuk çantaya atılan kekliğin kanadını bağlarlar, sonra da başka keklik ararlar. Böyle öğretildi bize. Buradaki bahiste kekliğin kadın cinsini temsil ettiğini, özellikle Türk tipi baseni dolgun, 1.50 ile 1.60 cm arası, hanım bir görüntüye sahip olduğunu gözden kaçırmamışsınızdır. (Resimlerini görünce bizim eski komşu Fatma teyzeyi çağrıştırdı bana.) Ayrıca bu görüntüye pek de hoş olmayan ilginç bir sesi ekleyince hak verdim çantada keklik olmanın kötü bir şey olduğunu söyleyenlere. Keklik fanatiklerini, keklik sesini dinlendirici bulanları, internet üzerinde keklik videoları paylaşanları da görünce tepki almamak için bu kuş türüne çok dokunmasam iyi olacak sanırım. Benim asıl anlatacağım konu keklik değil aslında, çantalar. Her ne kadar çantaya atılan kekliklere benzetilse de kadınlar bence zamane kadınları tanımak için çantalara bakılmalı. Nasıl mı? Şöyle ki:
Sırt çantası tipi: Bu kadın türünün varlık amacı hayat boyu bir takım şeyleri kendilerine yük edinmektir. Kendilerinden vazgeçen bu tip kadınlar varlıklarını ailelerine, eşlerine, çoluk çocuğa armağan ederler. Birinin annesi, birinin karısı, birinin kızı olarak anılırlar dolayısıyla. Genellikle hayatlarındaki mutluluk ve üzüntü sebepleri de kendilerinden bağımsızdır bu yüzden. Kocalarının tuttuğu takımı tutar, onların sevdiği şeyleri sever sevmediklerinden hoşlanmazlar. Yük edindikleri için, bir zaman sonra kendilerinin yük olarak görülmesi muhtemeldir, yazık. Beylere tavsiye, böyle bir kadın sizin hayatınızda ise kıymetini bilin ama biraz onun da kendini tanıması, kendine ait beğenileri olması için onu teşvik edin, yazıktır günahtır.
Çok gözlü günlük çanta tipi: Bu gruba ait kadınlardan beklentiler yüksektir kapasiteleri yüksek olduğu için. Çoğunlukla iş hayatında aktif olarak rol aldıkları, aynı anda ev hayatını da idare edebildikleri için zamanlarını başarılı bir şekilde planlayabilir ve hayatlarında dengeleri yerine koyabilmek için bir düzen oluşturabilirler. Yalnız bu türde de şöyle bir risk vardır. O çantanın içine bir çok şey konulabilir ama neyin hangi gözde olduğu bir unutulursa, hayat eziyete dönüşebilir. Çok gözlü günlük çanta tipi bir eşe ya da kız arkadaşa sahipseniz, onun koltuk altında taşıdığı karpuzların bir kısmını da siz taşımalısınız ki hayatınızın şaftı kaymasın, bir cinnete sebep olmayın.
Tek gözlü günlük çanta tipi: Yukarıda bahsi geçen tipe göre bu tür herhangi bir düzen nizam intizam oluşturma çabası yerine, noolursa olur gibi bir kaygısızlık içinde olabilir. Olayların karmaşası onları çok ilgilendirmez çünkü onlar aradıkları şeyi bulana kadar bir başkası zaten o görevi üstlenir (koca ya da erkek arkadaş gibi). İş başa düştüğü durumlarda, sorunlara çözüm bulunması gereken anlarda gelmiş geçmiş her şey ortaya dökülüverir. Bunu hisseden beyler de zaten gayet gönüllü olarak vazife bilinciyle hareket etme güdümlüdür. Bu yüzden bu kadın tipi ile birlikte olan beyler ellerini taşın altına koyacaklarını unutmamalıdırlar.
filli görünen bu tür zaten yatırımı da bu yönde yapar. İç kapasiteleri (ruhsal/zihinsel) oldukça dar göründüğü için pek fonksiyonel olmadıkları sanılır amma velakin bu tür zaten cüzdan anahtar vs gibi şeyleri taşımak için yanlarında bir beyefendi bulundururlar, akıllı saymam da bu sebeptendir. Zaten afilli görüntüleri, ayakkabılara ve beyefendilerin kravatlarına olan uyumları yüzünden tercih edildikleri için beklentilerin fazla olmaması gerekir. Eğer böyle bir partneriniz var ise yapmanız gereken şey onun ihtiyaçlarını eksik etmemek, kendisinden çok fazla şey beklemeden yanınızda salınmasına müsaade etmektir. 5 Eylül 2010 Pazar
AYAKKABILAR VE ERKEKLER

Biz zamane kadınları, ayakkabılar ile kurduğumuz duygusal bağın erkekler ile kurduğumuz ilişkiler ile oldukça benzerlik gösterdiğini biliriz. Amma velâkin bunu fark etmeyen bol miktarda erkek olduğunu tahmin ediyorum aslında. Ne umduğumuzu ve hangi pencereden baktığımızı anlayabilmek için bir ayakkabı alışverişimizi biraz daha dikkatle incelemeleri yeterli olacak aslında. Bu benzerliğin farkına henüz varmamış bayanlar ve “kadınlar ne ister?” bir türlü anlayamayan beyler için, geçtiğimiz günlerde iki arkadaşımın ayakkabı alışverişi sırasındaki diyalogunu örnek olarak verebilirim. Etik açıdan kendilerinin rızası alınmış ve bu diyalogun bir muammanın aydınlatılması için veri olarak kullanılacağı konusunda zatıâliler bilgilendirilmiştir. Katılımcılarımızın cümleleri aynen söylendiği gibi hiçbir değişiklik yapılmadan nakledilmiş ve hemen akabinde yorumlanmıştır.
Ortam: Büyük bir alışveriş merkezindeki ayakkabı mağazalarından birincisi…
A: Ya bulamadım bir türlü istediğim gibi…
(Biz kadınlar, bazı istisnalar hariç, genellikle gönlümüze göre, kafamızda yarattığımız cinsten bir hayat arkadaşı, sevgili bulamadığımızdan sık sık dertleniriz. Var olanlar, eski aşklar hep bir kusur barındırır ya da zaten eski oldukları için bizde bir memnuniyetsizlik hissi yaratır. İstisna olarak adlandırdığım gruptaki bayanları tebrik etmem mi gerekir, yoksa aslında onların da rol yaptıklarından şüphelenmem mi gerekir kesin olarak söylemem için daha derin araştı
rmaya ihtiyaç duyuyorum.)Ortam: İkinci mağaza
A: Bak görüceksin, bu mağazaya giricem, aşık olucam, işte bu diycem ve alıcam!
(Genellikle kapıldığımız bir yanılgı ve hayalcilik örneği. Aslında içinde naif bir umut da barındıran bu yaklaşım, bizi geçmişin harabelerinden sağsalim kurtaran bir can simidi görevi görür. Umarız ki hayallerimizin adamı, Bay Doğru, bir gün büyülü bir tesadüf ile apansız karşımıza çıkacak ve hiçbir şüpheye mahal vermeden bizi sürükleyecek. Umut dünyası işte.)

B: Nah bulursun! Sürekli o değil, bu değil…!
(Aramızdan bazıları olaya gerçekçi yaklaşmayı tercih eder. Daha önce bahsettiğim memnuniyetsizliğin ya da ince eleyip sık dokumanın fayda etmediğinin ve yalnızlık getirdiğinin farkındadırlar sanırım.)
A: Bak bu hoşmuş aslında. Ama bunun topuğuyla birleşim yeri çok ucuz duruyor.
(Olası adaylar arasından beklediğimiz fiziksel, sosyal, mesleki kriterlere uygun olanları seçmeye çalışırız ama onlar da yüreğimizi titretmediği için yine de eğreti bir his bırakır bizde.)
Ortam: İlk mağazaya geri dönülür.
A: Aaaa bu ayakkabıyı daha önce denememiştim.
B: Eee kapalı tokasız bi ayakkabı almıcak mıydın sen? Bu açık tokalı???
A: Sevdim bunu alıyorum.
(Katılımcılar ayakkabılar ve erkekler arasındaki bağı çözdüklerinden yoruma mahal bırakmayan aşağıdaki cümleleri kendileri bizzat sarfederler.)
B: Aşık olucağını düşündüğün yerde bulamadın ayakkabıyı, ama ilk girdiğin mağazada daha önce dikkatini çekmeyen ayakkabıyı denedin, seni rahat ettirdiğini görüp sevdin. İlerde kocanı da böyle seçiceksin sen. Kapalı ve tokasız alıcam diye yola çıkıp, açık ve tokalı ayakkabı alıp çıktın. Bradd Pitt diye yola çıkıp kel ve göbekli birini sevmek gibi bişey.

(Oldukça yerinde bir tespit. Genellikle romantik filmler ve mutlu sonlarla şişirilmiş hayallerimizin aslında gerçekten hayal olduğunu idrak ettiğimiz noktadır bu. Kimi yakışıklı, kimi zengin, kimi iyi kariyer sahibi olan adayların hayrını göremedikten ve yürekte yaralar ve bereler ile olay mahallini terk ettikten sonra, aslında yolculuğa ilk başladığımız yere döner, o zamanlar burun kıvırdığımız adayların bizim için güvenli olduğunun farkına varırız. Eh artık dik inişler çıkışlar ya da macera değil de duygusal anlamda bize konfor sağlayacak zaat-ı muhterem en iyi seçimdir. Ama aklımızın bir köşesi o maceraya takılır mı, takılır. Velâkin o takılan köşe gerektiği şekilde itinayla törpülenebilir.)
Gelecekte yapılması öngörülen araştırma alanları:
1-Dimyata pirince mi gitmeli yoksa evdeki bulguru mu ekonomik kullanmalı?
2- Evdeki bulgur işlenmeli midir, değişik şekillerde servis edilip denendiğinde optimum verim alınması mümkün müdür?
3- Dimyat şehrinin Mısır’ın kuzeyinde olduğu göz önüne alınırsa, memleketten umut kesilip arayışların uluslararası boyuta mı taşınması gereklidir?
4- Ya da “deneME-yanılMA artık” metodu mu kullanılması caizdir?
31 Temmuz 2010 Cumartesi
Gitmek mi zor, dönmek mi?


Ayrıca Olympos'a oldukça yakın Çıralı. Kıvrılan dolambaçlı yoldan araba ile tırmanıp tekrar aşağı inerek gitmektense, tarihi kalıntıların üzerinden sahil boyunca yürüyerek Olympos'a ulaşmak daha mantıklı. Fakat gidişte gayet keyifli gelen bu yol, Olympos eğlencesi ve alkol etkisiyle dönüşte eziyete dönüşebilir uyarmadı demeyin. E böyle hissedince Olympos sahilinde denize karşı uyuyan insanları da daha bir iyi anlıyor insan. Olympos demişken, Kaktüs Bar'dan bahsetmemek olmaz. Gayet salaş bir mekan olmasına rağmen Bomba Etkisi adlı grubun sahne aldığı bu mekanda oldukça kaliteli reggae ve balkan müzikleri dinlemek, dans etmek mümkün. (eh mümkün olunca yaptık tabi biz de) Fakat, Olympos'u gençlere bırakıp, Çıralı'ya geri dönmek arzusu yaşlanmakta olduğumuz gerçeğini biraz gözümüze sokmadı değil.
Porto Ceneviz, Kadir Bey ve eşinin yaz kış kaldıkları ve işlettikleri butik otel kıvamında, yeşillik içinde ahşap bir pansiyon. Odaların içindeki ahşap heykeller de bu mekana ayrı bir tarz katıyor. 6 odası bulunduğundan dolayı gelen müşterileri sanki eş dostları misafirliğe gelmiş gibi ağırlıyor Kadir Bey ve ona yardımcı olan Hakan Bey. Böyle bir samimiyeti size de yansıttıkları için, kendinizi evinizde hissediyorsunuz.
Bir dolunay gecesini pansiyonun bahçesinde ateş başında Kadir Beyin gitarı eşliğinde geçirmek ve bir yandan ateşin kızıl cazibesi, diğer yandan dolunayın büyüsü biraz da şişede uzun süre kalamayan meyin etkisi ile sabahlamak size ne ifade eder bilmem ama benim ruhumu tazeledi.
Not: Çiğdem Hanım ve oğlu Uzay'ın da kulakları çınlasın :)))
28 Haziran 2010 Pazartesi
Kapılar ve Pencereler

Bir o kadar kapı da bizim yüzümüze kapandı. Umutsuzca önünde dolanıp durduk bir aralıktan içeri süzülebilmek için. Ziline bastık, tokmağını vurduk içeriden “kim o” diyen bir ses duymak için, hiç ses gelmedi. Hatta gelen sesler de kesildi tedirginlikle kimi zaman.

Her ne kadar böyle hüzünlü çağrışımları olsa da kapıların, benim için biraz da hayalleri barındırır kapılar ve hayatları. Arkasında yaşanan hikâyeler yazabilirim kapılara bakarak, aşklar, acılar, mutluluklar, ayrılıklar düşleyebilirim. Sihirli ormanlara açılan kapılar olabilir bunlar, aklınızdan geçen gitmek istediğiniz yere açılan kapılar. Kapkara bir boşluğa da açılabilirler, göz kamaştırıcı bir ışığa da. Gülümseyen bir yüz açabilir o kapıyı çaldığınızda ışıl ışıl gözlerle ve hasretle, titreyen eller ve süzülen gözyaşları da. Bu yüzden gizemlidir kapılar.


Ama pencereler kapılarla yarışamaz. Çünkü pencereler hayale mahal vermez gösteriverir içini dışını. Fakat pencerelerin de bir karakteri vardır. Sardunyalarla süslenmiş mütevazı hayatları anlatır pencereler. Yalnızlığa ortak kediler yer tutar pencere pervazlarında. Cumbalar gizler güzel gözleri. Kimi zaman çırılçıplak yansıtıverir içindeki duvarların rengini, bazen de delikişi dantellerle, el örgüsü perdelerle gizler ardındakini ta ki akşam çöküp de içeriden gelen ışık aydınlatana kadar evin içini.

Böyle duygusal ve sembolik bir bağım var kapılar ve pencerelerle. Sadece içimde çınlayan soru şu bu sıra: Çekip perdeleri, kilitlemeli mi kapıları yoksa gün ışığına izin verip, paspasın altına mı bırakmalı anahtarı?












